Aşkın Gölgesinde Kayıp Bir Kuşağın Hikayesi

Uzun bir yolculuğun sonuna geldim. Yaklaşık on yıl süren çalışmamın meyvesi olan “EYLÜL BOZGUNU” (Sevdamız Masumdu…) isimli kitabım artık düzenleme aşamasına girdi. Bu süreç boyunca zihnimi ve kitabımı yeniden değerlendirmek için bir süre dinlenmeye çekilme kararı aldım.

Bilinmez, belki daha önce de benzer şeyleri söyleyenler olmuştur; ama benim için, 78 Kuşağı’nı “kayıp kuşak” olarak tanımlamak, birçok farklı görüş arasında yaygın bir kabul olarak daha anlamlıydı.

O dönemde, bugünkü iktidarın yokluğunda sokaklarda, okullarda ve fabrikalarda iki ideolojinin yankılandığı bir Türkiye vardı: Ülkücüler ve devrimciler. Üçlememde, özellikle kayıp kuşağın “ülkücü” yüzünü ele aldım.

Sinan adlı bir karakter aracılığıyla, hem 1980 öncesini hem de sonrası ile günümüzü ele alarak, bu kuşağın hayatlarına ışık tutmaya çalıştım.

Küçük yaşta başlayan bir mücadelede, gençlik örgütlerine katılmalarını, kaybettikleri çocukluklarını ve erteledikleri gençliklerini, çatışmaların getirdiği karmaşayı ve gizlice yaşadıkları aşk acılarını kaleme aldım.

Bu süreçte topladığım anılar arasında beni derinden etkileyen bir olay yaşandı. Üçlemenin son kitabı üzerinde çalıştığım bir akşam, telefonuma gelen bir mesaj dikkatimi çekti. Tanımadığım birinden gelmişti ve ilk iki kitabımı okuduğunu belirtiyordu.

Mesajında, aşk teması hakkında çok büyük bir hikaye olduğunu ve bu hikayeden anılar paylaşmak istediğini yazıyordu. Bu beni meraklandırdı. Tam yanıt vermeye hazırlanırken ikinci bir mesaj geldi.

“Bu aşk hikayesinin taraflarından biri benim, diğeri ise senin çok yakın bir arkadaşın…”

Merakımı daha da arttıran bu yazışmanın ardından hemen arkadaşım ile irtibat kurdum. Kendisine, neden böyle bir aşktan haberim olmadığını sordum. Aldığım yanıt beni şaşırttı.

Arkadaşım, kendisinin bile bu hikayeden bahsetmemesinin nedenini, adının geçtiği yer isimlerinden ve tanıdık bir nefesin belirsizliğinden kaynaklandığını açıkladı. Ardından, 16.

yüzyılın büyük şairlerinden Fuzuli’nin bir dizesini gönderdi: “Aşk derdiyle hoşem el çek ilacımdan tabib, Kılma derman kim helakim zehri dermanındadır.” Bu dize, günümüz Türkçesi ile şöyle ifade edilebilir: “Aşk acısıyla doluyum.

Ey Tabip, bana aşk acısını dindirecek bir ilaç verirsen, o ilaç bana kurtuluş değil, beni yok edecek bir zehir olur.”

Yanıtım gecikmedi; bu dize tam bir divan şiiri örneği olarak bana gerçek hayatla örtüşmemiş gibi geldi. Arkadaşım hafif bir gülümsemeyle, “İşte bu yüzden anlatmadım, anlatsam da anlayamazdın” dedi. O an, ben de aşkı bildiğimi ve yaşadığımı anlatmak istedim ama dilim söz söylemeye varmadı.

Sonrasında, aşk hikayesinin diğer tarafı olan ve benim için meçhul olan kişi yeniden yazdı. İki mesajın neredeyse kelimesi kelimesine benzerliği beni düşündürdü. “Siz anlayamazsınız. Çünkü organizma hissetmediğini algılayamaz.

Ama size yardımcı olabilmem amacıyla bir anımızı paylaşayım. Orhan Seyfi Orhon’un ‘Sarahaten’ adlı şiirinin bestelenmiş halini Zeki Müren’den dinleyin.

Şarkıyı dinlerken, bana aşkını ilan etmek isteyen ama bunu gerçekleştirecek cesareti bulamayan birinin duygularını anlamaya çalışın.”

Bu mesajlar, sadece bir aşk hikayesinin ötesinde, kayıp bir kuşağın duygusal derinliklerine dair bir kapı araladı. Her bir kelime, geçmişin hatıralarını ve geleceğin belirsizliklerini yansıtıyordu.

Yorum yapın